03 Februar 2010

SOLIPARTY-MÖBEL OLFE

Ein Soliabend im Möbel Olfe zur Unterstützung eines Schulpartnerschaftsprojekt mit einer Istanbuler Grundschule


Am Montag, den 01.März.2010 trinkt man im Möbel Olfe für einen guten Zweck.
Eine Kreuzberger Grundschule hat im letzten Jahr eine Schulpartnerschaft mit einer Istanbuler Grundschule begonnen.
Bei einer Reise in die Türkei sind viele neue Freundschaften entstanden, der größte Wunsch war es nun die Kinder aus Istanbul nach Berlin einzuladen.
Beide Schule liegen in eher armen Gegenden, die Istanbuler Schule in Kuştepe, einem Viertel in dem viele Romafamilien leben, die Kosten für Pässe, Visa, Flüge sind für diese Familien unerschwinglich.
Sowohl in Istanbul als auch in Kreuzberg werden nun Spenden gesammelt.
Viele Menschen haben schon gespendet und um den Rest des Geldes zusammen zu bekommen, kann man sich am 01.März, ab 20:00 Uhr, im Möbel Olfe mit Soligetränken betrinken und einen Film über das Projekt sehen.

Möbel Olfe: Reichenberger Str. 177, 10999 Kreuzberg

Weitere Infos über das Projekt: http://www.ottowels.cidsnet.de/partnerschule.html










19 Januar 2010

Neues erfahren / Yeni Deneyim

Neues erfahren - Bildungswege für alle Kinder

Ein Partnerschulprojekt der Otto-Wels-Grundschule, Berlin Kreuzberg
und der A. Köksaloğlu Ilköğretim Okulu, Istanbul

Die Otto-Wels-Grundschule in Berlin-Kreuzberg: eine für den Bezirk nicht untypische Schule mit einem hohen Anteil von arbeitslosen Eltern, von denen ca. 80% einen türkischen Migrationshintergrund haben.

Die Abdurrahman-Köksaloğlu-Grundschule in Kuştepe: einer der ärmsten Gegenden im Istanbuler Bezirk Şişli, viele Eltern dort halten sich mit Gelegenheitsjobs über Wasser.

Was beiden Schulen gemeinsam haben sind engagierte Lehrer und Lehrerinnen, denen die Zukunft ihrer Schüler eine Herzensangelegenheit ist und die sich, über den Unterricht hinaus, vielfältig engagieren.

Angeregt durch eine Istanbuler Kollegin kam es 2008 zu ersten Kontakten und unterstützt durch die Stiftung „Umverteilen“ im Herbst 2009 zu einer ersten Reise in die Türkei. 15 Berliner Kinder begegneten sich dort mit ihren türkischen Partnerschülern in der Begegnungstätte Afacan und später in Istanbul in den Familien.

Für viele Berliner (neben türkischstämmigen Schülern waren auch Kinder mit polnischen, bosnischen, palästinensischen und deutschen Wurzeln dabei) war es die erste größere Reise.
Für viele Istanbuler Kinder war es ebenfalls das erste Mal, dass sie von zuhause weg waren.
Entsprechend groß war die Aufregung.

In den zwei Wochen unserer Begegnung machten alle Beteiligten, Schüler und Lehrer_innen, beeindruckende Lernerfahrungen, die sie so schnell nicht vergessen werden. Durch große Offenheit und Neugier konnte man vieles voneinander lernen, sei es das Baden in einem Pool, das die Istanbuler zum ersten Mal machten, seien es die Tänze und Musik, die für unsere Kinder neu waren. Die täglichen Kommunikationsspiele lösten bei allen große Begeisterung aus und verstärkten das neue WIR-Gefühl.
Oft waren die Partnerschüler kaum zu trennen, Freundschaften sind entstanden.

Für Kinder, die es Zuhause nicht immer leicht haben, waren es prägende Erfahrungen, für uns als Lehrerinnen waren die Entwicklungen offensichtlich. Eine Neugier auf die Welt, eine der Grundvoraussetzungen für Bildungsprozesse, war spürbar, das galt übrigens auch für uns als begleitende Lehrer_innen.

Eine Anerkennung unseres Projekts erfuhren wir auch durch eine Einladung bei Mustafa Sarıgül, dem Bürgermeister von Şişli.

Der größte Wunsch beim Abschied war nun, die Istanbuler im kommenden Frühjahr nach Berlin einzuladen. Unsere Kollegen in Istanbul werben, wie wir hier, nun um Unterstützung. Für die Familien ist eine finanzielle Unterstützung kaum möglich. Die Kinder brauchen Pässe (was nicht ganz billig ist), dann kommen noch die Flugkosten dazu.

Wir bitten sie hiermit, unser Projekt zu unterstützen, in dem sie die finanzielle Patenschaft für ein oder mehrere Kinder übernehmen, um den Rückbesuch in Berlin und die Fortsetzung unseres Projekts zu ermöglichen. Einige Freiflüge oder gesponsorte Aktivitäten würden uns schon weiterhelfen, unsere Istanbuler Partner bemühen sich um ähnliche Unterstützung dort.

Ihre Unterstützung können sie auf das Konto unseres Fördervereins überweisen:
Verein der Freunde und Förderer der Otto-Wels-Grundschule
Postbank Berlin BLZ 10010010
Kontonummer: 244 244 108
Verwendungszweck: Berlin-Istanbul

Für weitere Fragen:
Chrisiane Steimer Ruthenbeck (Schulleiterin): steimer.ottowels@googlemail.com
Bernhard Stolz: bernhardstolz@hotmail.com

p.s. Auf Wunsch senden wir ihnen eine Kopie des Films zu.

------------------

Yeni Deneyim – Çocuklar için eğitim yolları

Otto Wels ve Abdurrahman Köksaloğlu İlköğretim Okulları arasında bir Partner Okul projesi.

Berlin-Kreuzberg Otto Wels İlköğretim Okulu, velilerinin %80 oranının Türkiye kökenli ve büyük çoğunluğunun işsiz olduğu, bir anlamda bulunduğu semtin özelliklerini de taşıyan bir okul.

İstanbul-Kuştepe Abdurrahman Köksaloğlu İlköğretim Okulu, Şişli semtinin yoksul bir mahallesinde ve velilerinin tesadüfler sonucu buldukları kısa süreli işlerle ayakta kalabildikleri bir okul.

İki okulun buluştuğu ortak nokta, çocukların gelecekleri için, derslerinden arta kalan zamanlarında da yürekten, yüksek motivasyonla çalışan öğretmenlere sahip olmaları.

Türkiye’ye düzenlenen ilk gezi, İstanbullu bir meslektaşımızın 2008 yılında yaptığı bir başvuru ile gündeme geldi, ’’Umverteilen’’ Vakfı tarafından desteklendi ve 2009 sonbaharında gerçekleşti. Berlinli çocuklar, İstanbullu partnerleriyle Afacan Sosyal Tesislerine buluştular, daha sonra da İstanbul’da arkadaşlarının ailelerinde kaldılar.

Birçok Berlinli çocuk için bu bir ilk büyük geziydi (Türkiye asıllı öğrencilerin yanı sıra, Polonyalı, Bosnalı, Filistinli ve Alman asıllı çocuklar da vardı).

Birçok İstanbullu çocuğumuz da evlerinden ilk kez ayrıldı.
Heyecan doruktaydı.

Buluşmamızın iki haftalık süresi içerisinde tüm katılımcılar, öğrenciler ve öğretmenler kısa sürede unutamayacakları çok etkileyici deneyimler yaşadı. Karşılıklı samimiyet ve merak sayesinde birbirlerimizden çok şey öğrenebildik, bazen bu İstanbulluların ilk kez havuza girmeleri oldu bazen de Berlinli çocuklarımızın yeni tanıdıkları, değişik ritimlerde dans etmeleri. Hergün yaptığımız iletişim alıştırmaları, gruba yeni heyecanlar getirdiğinden ‚BİZ’ duygumuzu güçlendirdi.
Birçok öğrenci partneriyle bütünleşti, yeni dostluklar kuruldu...

Yaşadığımız deneyimler hayatları her zaman kolay olmayan çocuklarımız için öğretici, bizim içinse çok geliştiriciydi. Dünyaya duyulan merağın, eğitim sürecinin temel taşlarından biri olduğunu tüm öğretmenler bir kez daha derinden hissettik.

Projemizin, Şişli Belediye Başkanı Mustafa Sarıgül tarafından davet edilip makamında ağırlanması da bir kabul görmüşlük ifadesidir.

Vedalaşma sırasında biz de İstanbulluları önümüzdeki ilkbahar’da, Berlin’de ağırlamayı istedik. İstanbullu ailelerin bu geziyi kendi imkanlarıyla finanse etmeleri neredeyse olanaksız. Çocukların pasaporta ihityaçları var (-ki bütçelerine göre pahalı), bir de buna uçuş masrafları ekleniyor. İstanbullu meslektaşlarımız da bizim burada yaptığımız gibi destek arayışındalar.

Sizden, bir ya da birden fazla çocuğun himayeliğini üstlenip, bu karşılaşmayı desteklemenizi rica ediyoruz.

Bu sayede projemiz hedefine ulaşmış, bizler de öğrencilerimizin dileklerini yerine getirmiş olacağız. Bir ücretsiz uçak bileti, ya da bir aktiviteye sponsor olma önerisi bile bize yardımcı olabilir. İstanbul’da da oradaki öğretmenlerimiz, benzeri kampanyalarla destek bulunmaya gayret ediyorlar.

Maddi desteklerinizi aşağıda belirtilen Otto Wels İlköğretim Dostları ve Destekleyicileri Derneği hesap numarasına havale debilirsiniz:

Verein der Freunde und Förderer der Otto-Wels-Grundschule
Postbank Berlin BLZ 10010010
Kontonummer: 244 244 108
Verwendungszweck: Berlin-Istanbul

Sorularınız için:
Chrisiane Steimer Ruthenbeck (Schulleiterin): steimer.ottowels@googlemail.com
Bernhard Stolz: bernhardstolz@hotmail.com
Ü.Gürkan Buyurucu: buyurucu@web.de

Not: Dilerseniz bizden filmin bir kopyasını isteyebilirsiniz.

19 August 2009

gezdim gezesiye...

MADRID – temmuz 2009

tek kelimeyle klasik hatta tipik bir avrupa şehri...
savaşlarında hasar görmemiş antik binaları ya da modern mimari ve şehir planlamasından nasibini almış gözlere şenlik yapılarıyla, bildiğimiz bir metropol.



geçen yıl ispanya gezimi düşünüp kıyaslama yapınca, barcelona ve granada (endülüs) bir çok anlamda daha bi etkileyiciydi...



deniz ürünlerini ayırdığımdan o dillere destan tapas barları bende çanların çalmasına sebep oluyor. bu konuya tekrar girmeyeyim dedim ama içim yanıyor; her deniz böceğinin bir tapası var, her tapasta da bir su hayvanı. ben jambon da yemiyorum. hani bir de bunları yesem ne olurdum acaba? bunu da bilemiyorum.



el corte ıngles mağazalar zincirini tavsiye ederim. aradığınız her şey var, hatta gıda reyonunda bulacağınız ıspanaklı, bademli ve kuş üzümlü harika hazır salatalarını tavsiye ederim. ekmek reyonunda havyarlısı, hardallısı onlarca ekmek çeşidi ve ispanyol peynir kültüründen örnek damak zevkleri bulabilirsiniz. yani ben bu ‘pişirilmişini kendin al, kendin ye’ reyonlardan beslendim deniz hayvanı yeme korkusuna...
aman yarabbim bir de iletişim var, konuşma hızlarına erişilemez gibi, ispanyol dilini bilip saniyede kaç kelime kullandıklarını sayabilmek ve bu kadar kısa sürede neler anlattıklarını anlayabilmek isterdim. –ama canım bu kadar da olmaz ki, hızlı olduğu kadar da çok konuşuyorlar.
mesai bitiminde metro duraklarının giriş ve çıkışlarında öbekleşmiş sohbet eden gruhlarla karşılaştık hep. bazılarının elinde şampanya kadehleri, kadehlerde köpüklü şarap bile var. gece yarısına kadar her istasyon ağızlarında öbek sohbetler…

şehirde en havalı aktivitelerden biri, teleferikle şehir parkının üzerinden geçip, görüşaçısı geniş, yüksekçe bir tepede Madrid manzarasını seyrederek güneşi batırırken kahve yudumlanak.



reina sofia müzesi de bünyesindeki ilginç segileriyle oldukça çekici bir mekan. birçok sanatçının farklı sanat akımlarından eserlerinin sergilendiği müzede, 1999 yılında istanbul bianeline de katılmış ispanyol heykeltraş, mekan düzenleyicisi, ressam ve yazar juan muňoz’un heykellerine hayran kaldım. ilk görüşte yabancılaştırdılar beni bana…







ılıman bir politik havası var ispanya’nın, özellikle göçmen ve eşcinsellik haklarında avrupa birliğinin en açık yasasına sahip ispanya. eşcinseller, eşcinsel olmayanlarla eşit haklar altında evlenebiliyor. göçmenlere, devlet finanslı -ücretsiz dil ve uyum kursları sunuluyor. zorunlu değil gönüllü katılım sanki çok kültürlülükten yanalar, her iki tarafın da uyum konusunda çaba göstermesi temeline dayalı bir destek sistemleri varmış hissi uyandırıyor….
o sokak senin bu sokak benim, siesta aralarında, insanlar ne zaman çalışıp ne zaman siestalanıyorlar, verimli toprakların sebzeleri dururken neden ısrarla deniz hayvanları tüketiyorlar ve sürekli-süratli konuşarak birbirlerine neler anlatıyorlar anlayamadan dolaştık şehri…
sıcak, tanıdık, azıcık gürültülü bir sosyal atmosferi var madridin..



TANGER – temmuz 2009

cellabeleri içinde erkek ve kadınlar gözüme çarpan ilk resim oldu. erkeklerin bir nevi entarili dolaşmaları kadınlarınsa çarşafın yerine ince pardesüleri tercih etmeleri tuhaf bir samimiyet duygusu verdi bana.

‘yalnız planet gezi rehberi’nde okuduk, pek tekin değil diye yazıyordu fas için. haşhaş satıcıları ve yan kesicilerinin kol gezdiği akşam saatlerinde, ısrarla ana cadde üzerinde kalınması salık veriliyordu. kendimi nasıl koşullandırmış olduğumu yerel halkın akın ettiği bir açık hava konserinde farkettim. her yanımız faslı gençlerle çevrilmiş, ayalarını şaklata şaklata bel kıvırıyorlar, bense yörenin yabanisi, aman ha bana kimse dokunmasın, çantama kimse yaklaşmasın derdindeyim. haliyle utandım bir süre sonra, ahaliyi zan altına sokmak da adaba pek uygun değil hani... gezi rehberlerine fazla kulak asmayıp lütfen hissinizi dinleyin bu gibi durumlarda, tedbiri de abartıp günleri ziyan etmemek gerekir, iyi ki ilk günde bunun idrakime varabildim...
günün sıcağından bunalan yerli halk soluğu aile gezinti mekanlarında alıyor. güneş batımında parklar bahçeler, doluyor, ana cadde insan seliyle yıkanıyor, ya belli başlı meydanlarda öbekleniliyor ya da sahil kenarına inilip kordon sefası yapılıyor. çocukların ellerinde salladıkça tuhaf hışırtılar çıkaran dev balonlar, kızlar çekirdek veya dondurma küllahlarıyla, erkekler de sigaralarıyla bir aşağı bir yukarı turlanıyor. aile çay bahçeleri dolup taşıyor, yiyecek tezgahları açılıyor, tatlıcılar önlüklerini giyiyor, hayat güneş batınca başlıyor adeta...



insanlar çarşı-pazar flörtleşiyorlar. ailelerinin yanında kızların kulaklarına birşeyler fısıldıyor delikanlılar, kızlardan da kikirtiler yükseliyor. bakışmalar, gözle cilveleşmeler, takipler ve telefon numaraları alışverişleri de bu güneşsonrası etkinliklerinden. erkeklerin ve kızların hemcinsleriyle elele gezmelerinin henüz eşcinsellik olarak algılanmadığı bu ülkede flört etmek için cinsiyetin değil, flört kabiliyetinin önemli olduğunu gördüm. bana bir zamanlarda kalmış ergenlik duygularımı anımsattı, tül perde arkasından aşk-ı ilan...



mağrib mutfağıyla ilk tanışmamız, koca bir folklorik menüyle oldu. önce harira isminde bir çorba –ki sonraki günlerde hayranı oldum- ezo gelin tadına benzer fakat içinde meredeyse aşure malzemelerinin bulunduğu bir çorba. işin sırrı da taze olarak çorbaya katılan kişnişin oranında. değişik ama tez ısındığım bir lezzet. dometesli, yağlı, kişnişli aşure.

ardından tavuklu tajin (güveçte sebzeli tavuk da diyebilirim). tajin güveçlerinin özelliği bildiklerimizin aksine düz değil huni biçiminde olan kapakları. genelde mangal ateşi üzerinde kullanılıyor ve binbir çeşidi var. sofraya gelen bütün sebzelerinin lezzetli olduğunu söyleyebilirim (patates bir başka lezizdi, belirtmeden edemeyeceğim).
tavukçuluk oldukça yaygın olmalı çünkü haşlanmış yumurta, ekmekten sonra gelen ikinci önemli besin maddesi. her büfede, lokantada ya da restorant da mutlaka haşlanmış yumurta sipariş etmek mümkün..



yumurtayı inşaat sektöründe bile kullanıyorlar. hattatların kağıtlarını yumurta akıyla beslemeleri gibi casablanka’da gezdiğimiz, dünyanın mekke ve medineden sonra üçüncü büyük camisi II. hassan’da yumurta akı, sarısı ve kabuğundan nasibini nasıl almış daha göreceğiz...

yemek sonrası, tiftik etli, bademli, irmikli bir iç, yufkaya sarılarak yağda kızartıldı, üzeri pudra şekeri ve tarçına bulanıp servis yapıldı. bastilla adındaki bu lezzet krallık mutfağından çıkma. içi için tiftilen et asıl tarifine göre güvercin eti, fakat birçok yerde tavuk etinden hazırlanıyor, tavuk göğsünün sütsüz, yufkalı ve farklı bir versiyonu olarak da algılanabilir. biz hangisini denedik bilmiyorum ama ödediğimiz hesaba bakılacak olursa güvercin yemiş olma ihtimalimiz bir hayli yüksek.
pek önemli olan bir de couscous çeşitleri. türkiye’de bilinen kuskustan bahsetmiyorum. ince köftelik bulgurun sadece haşlanması ve üzerine farklı sotelerin ilave edilmesinden oluşuyor bu couscous.
ızgaranın her çeşidi pek bir rağbet görüyor, kıyma harçlarının şişli, şişsiz mangallanması da köfte kültürünün bir işareti.
peynire rağbet pek yok, kahvaltı reçel, ekmek ve yumurtayla yapılıyor. satın almaya kalkıldığımızda da peynirin etten çok daha pahalı olduğunu gördük. ülke mutfağına etobur bir damak zevkinin hakim olduğunu söylemek hiç yanlış olmaz.



MEKNES - temmuz 2009

altı saatlik bir tren yolculuğuyla ikici durağa geldik, meknes.
krallığın yükseldiği otantik şehirlerinden birisi. 1732 yılında yöreye ilk yerleşen krallığın inşa ettirdiği ve sonraki krallıklar tarafından da genişletildiği bab al-mansur (mansur kapısı) adlı bir sur şehri yarıyor.
dev sur kapısının önünde de dönemin adalet sistemi gereği cezalandırılacakların sergilendiği hatta idam edileceklerin infazlarının yapıldığı kocaman bir alan var el hedim meydanı. akşamları sıcaktan bunalmış şehir halkı bu meydana akın ediyor, bir kaç yılan oynatıcı, masal anlatıcı, sufi çalgıcıların hünerlerini sergiledikleri, şifacıların şifa, falcıların umut dağıttıkları bu mekanda herkese bir köşe mutlaka var. meydanın etrafı da mangal sofralarının davetkar kokularıyla flulaşmış durumda...



önceleri şehirler hep yüksek duvarlarla çevrili inşa edilirmiş kuzey afrika arabi bölgelerinde, dış mihrakların saldırılardan korunmak olarak algılanabildiği gibi, güneş ışınları ve kum fırtınalarının zararını önlemek olarak da algılanabilir bu sur önlemi, ben ikinci algı formunu tercih ediyorum, medinaların samimiyetlerine daha çok yakışıyor.
bu surlarla çevrili eski yerleşim bölgeleri sadece eşeklerle yük tanışabildiği daracık ve çıkmazları bol bir labirent gibi. binaların sıklıkla inşa edilmesinden dolayı gün boyu gölgelik köşelere denk gelmek mümkün. yollar hep koca kapılı ama caddelerle kesişiyor, hava sirkülasyonu açısından mantıklı bir çözüm. hem rüzgardan, tozdan topraktan hem dış mihrak korkusunda hem de ısırgan afrika güneşinden korunuyorsun üsterlik bir müddet labirent sonrası yine bir kenarını bulduğun ana caddelere her ulaştığında seviniyorsun. kendini alice’in yerine koy, pat harikalar diyarındasın.
kendi başına dolaşmanın pek mümkün olmadığı bir ülke mağrib. medinalar’da kaybolmak mümkün, bir çok sokak biribirine benziyor, kaybolmadan çok sürekli aynı yerde dönüp durduğunuzu belki de aynı sokaktan üçüncü geçişinizde farkedebiliyorsunuz.



çıkmaz sokaklara girip de yol birden bire bitiverdi mi, filmi geri sarmanız gerekiyor ve aynı sahne ile birkaç kez üstüste karşılaşınca ufak bir panikatak krizi atlatmak durumunda kalabilir siniz, hele bir kaç yerel korsan rehber tarafından da sarılmışsanız, ayvalar soyulmuş, masaya gelmiş demektir.



kral mohammed VI, kadın hakları konusunda atılım sayılabilecek yenilikler getirmiş. kendine güvenen kadın modelleri, örnek olarak sunuluyor. bir diğer düzenleme de çok eşlilik kanununda yapılmış, öncelikle kadınların rızası alınması şartı eklenmiş. üstelik ciddiye alınan ve takipte olunan bir değişiklik.



moulay ismail (molla ismail) türbe ve camisi, zat-ı alilerinin 1672 yıllarında krallığın hakimiyetini elinde tuttuğu zamanlarda meknesi başkent yapıp, şehre bugün bile ayakta olan bab al-mansur gibi nice binalar ve tarihi zenginlikler bıraktığından dolayı pek saygın bir ziyaret yerine dönüşmüş, hatta bize sormadan peşimize takılan sonra da kendimizi rehberlenirken bulduğumuz korsanrehberimizin anlattığına göre, müslüman halk üç kez moulay ismail cami ve kabrini ziyaret etmenin bir hac ziyaretine bedel olduğuna inanılıyor. eh üçte biri de kudüste ihya etmiştim, eğer vatikan da sayılırsa moulay ismail ile birlikte hacı oldum demektir, mekkeye gerek kalmayacak belkide...
gördüğümüz mekanlarda mimari ve dizayn konusunda endülüs akımının çok büyük bir etkisi var. haçlı seferleri sonrasında ispanyadan sürülen endülüs halkının mağribe göçmeleri, beraberlerinde sanatlarını, damak zevklerini, müziklerini ve mimarilerini getirmeleri, ülkeye kültürel zenginlikler bırakmış. etkileşimlerin güzel sonuçlarına olası bir örnek.



iki gece bab al-mansur civarı ve el hedim meydanını hafızalarımıza kodlayıp yola devam ettik.



FES – temmuz 2009

rabat, marakesh ve meknes’in ardından dördüncü büyük krallık şehri, hatta başkentlik konusunda yıllarca meknese rakip oluşu – rekabetin sonunda başkentliği rabat’a kaptırmışlar o ayrı- ,unesco tarafından dünya kültür mirasları kapsamında korunma altına alınmış fasın diğer kentlerine kıyasla en büyük medinası fes’i önemli kılıyor. her ne kadar krallık resmen rabat’da ise de kral vaktinin büyük bir kısmını fes’de geçiriyor, özel kabuller ve kutlamalar buradaki saray ve avlusunda gerçekleşiyor. görüntü alınmasının yasak olduğu ve titizlikle korunan bu surların ardında, yaptığı yasal düzenlemeler, eğitime verdiği önem ve getirdiği yeniliklerdenden ötürü çoğunluk tarafından sevilen ve sayılan kral mohammed VI, kadınlarının başlarının örtülü olmadığı ailesiyle birlikte yaşıyor. dört kadınla evliliğin mümkün olduğu ülkede tek eşli kral... çok eşliliği onaylayan kanun maddesine, diğer eşlerinin de rızaları alınması koşulunu eklemiş. eşlerinin hepsinin anlaşması koşulundan sonra da bu yasa ihlalinden dolayı beklenenden fazla dava açılmış ve onlarca koca, eşlerinin rızasını almadan evlendikleri için üç ile oniki aya varan hapis cezaları çekiyorlar.
bense asıl çözümün kadınlara da dört koca hakkı verilmesinde görüyorum. söz konusu eşitlikse –ki olmalı, hak herkese hak...
kötü anılar bıraktı bende bu şehir.
ilki, yakıcı güneş altında açıkta bekletilen etlerden yapılacak ızgara yiyerek virüs kapma korkuma, kesilmiş, dilimlenmiş, buzda bekletilen karpuz yedim. meğer virüsler pişmeyen gıdalarla taşınırlarmış...
bir iki saat demedi, sen cırcır ol...
bir de sıtma nöbeti cabadan...
domuz gribi döneminde yaşıyoruz, kuş griplerini gördük neden bunun bir de devesi olmasın? tıp tarihine deve virüsünün ilk teşhis edildiği şahıs olarak geçmeyi kim ister ki?
sıtmayla başlayan, ayaklanıldığında klimaya tutulmuş gibi titremekten iki adım attırmayan, abartısız 10 dakika aralıklarla, vücudunuzda kuru-sıvı ne varsa dışkılatan ve birçok hastalıkta olduğu gibi gece ateşlerinden rahat uyutmayan bu virüsü alt etmem için de tuzlu, şekerli tuhaf bir eriyikten iki litre içmem gerekti. uzatmayayım, tatsız iki gün geçirdikten sonra öğrendim ki; meyveler ve çiğ yenen sebzeler yıkanmadan yenmez, açıkta bekletilmez, yabancısı olduğumuz ellerde de kabukları mutlaka soyulur. aksi takdirde son paragrafı tekrar yazmam gerekir.
medina yine bir labirent. burada da yalnız keşfederek gezmek mümkün olamadı. güzelim dar sokakların keyfini sürmektense korsan rehberlerden köşe bucak saklanmakla uğraştık. yapışanları yumuşak bir üslupla geri çevirme manevraları uyguladık ve bir çok çıkmaz sokağının bulunduğu labirentin çıkışını uzun bir süre bulamayınca da panikatak krizleri atlattık. medina’nın mellahında inanılmaz bir cazibe, bir büyü, bir güzellik vardı fakat neredeyse arkamıza bakmadan kaçmak zorunda kaldık. birçok genç bizi farklı yollardan biryerlere götürmeyi teklif ediyorlardı.
bunaldım diyebilirim, iletişim fransızca olduğundan otomatikman durumlara fransızfransız kalıyordum. yabancı olmanın verdiği tedirginliğe, bir de labirent karşısındaki çaresizlik eklenince en kolay çözüm kaçılıyor.
biz de taktik geliştirdik.
bonjour mösyö’yü duyduğumda başlıyordum türkçe konuşmaya. zaten ikinci soru hep ‘neredensin?’. ‘türkiye’ deyip, fransızca, ingilizce bilmeyen, bununla birlikte almanca ve türkçe konuşabilen, umid adında bir istanbullu müslümanı oynadım. hemen arkadaş kardeş olduk, turist sıfatım cazibesini kaybetti ve rahat bırakıldık.
bir masal şehrinin köşesinde steril kaldım maalesef, sehbamda bitirilmeyi bekleyen iki litre tatsız-tutsuz antivirüs eriyiği...



şehir rehberi edinerek inatla burayı keşfetmeyi istedik. ferida ile birlikte kuytuları köşeleri gezmeye başladık. cellabiler işlenen pırıl pırıl iplerin hazırlandığı tezgahları gezdik, erkek terzilerin yanyana dizilerek el emekleriyle işledikleri nakışların, doğaçlama yaratılan motifler olduğunu gördük, deri tabakalama alanlarını, bir deri parçasının kısa sürece el işçiliğiyle nasıl pabuça dönüştüğünü gözlemledik, pirinç metali nasıl dövülür tabak haline gelir ve nasıl dövmelenir de süslenir, öğrendik, hangi bitkiden ne tür esanslar elde ediliyor, natürel damıtma yoluyla nasıl alkolsüz yağlı parfüm yapılıyor, ‘Argan yağı nedir ve mucizeleri nelerdir?’ hakkında bilgilendirildik.
fes kültürünü keşfetmemizi istediğini sıklıkla belirten rehberimiz sayesinde komisyonlu alışverişler yaptık. bu da raconun bir parçası, sunuma o kadar özen gösteriliyor ki insanın satın alası geliyor. buna ekonomik piyasalarda ördek avlama da deniyor olabilir tabi...
argan yağı bir keşfti benim için mesela. bademin farklı bir cinsi argan, keçileri ağacının dallarına tırmandıracak kadar cazip lezzette kabukları var. biz insanlara dayanılmaz acı gelen bir tat. ama merak eden insan bu tadın ardındakini eşeleyince doğal kozmetik alanında yapılmış en nebati keşiflerden birini yapmış oluyor.
bu yağ, ülke genelinde yaygın kadın kooperatifleri tarafından hala aslına uygun metodlarda elde üretiliyor. bademin dış kabukları keçilere yiyecek, kalın iç kabukları yakacak, çekirdeği de yağı sıkılarak kozmetik alanında kullanılıyor. ilk ayrıştırma işleminden sonra ellerinde taş değirmenlerle çalışan kadınlar bademi öğüterek yağını çıkarıyor, elde edilen yağın işlenmesi de tecrübeli ve eğitimli bir kadronun elinde.
bunun yanında organik boya pigmentlerinin binbir tonunun ve envai çeşit toz baharatlarının satıldığı aktarlar da rehberimiz tarafından bize önerilen diğer keşif turlarıydı.



1350 yılında inşa edilmiş, 300 öğrencinin dört yıl süreyle eğitim gördüğü Bou Inania medresesi beni çok etkiledi.
mevlevilerin çile odalarının andırır minyatür odacıklardan oluşan çok katlı kerpiç ahşap karışımı bir mimarisi ve tipik fas fayanslarının – hatta kimilerine çini demek istiyorum- üzerinde geziyor olmak da çok büyüleyiciydi.
burada yaşanmış maceraları çok merak ettim. kimler gelmiş kimler geçmiştir kimler bilir?..



şehirlerin modern kısımlarıyla pek ilgilenmeye gerek yok aslında. tanıdığımız kalıp binalar, çok katlı geniş apartmanlar, özellikle marakesh’de yaygın ultralüks villalar... fakat her şehrin özel bir bulvarı var, bütün insanların soluklanıp sohbetlendiği alanlar...
iş saatleri ve güneş batımı sonrası çoluk çocuk, cümbür cemaat haydi sokağa...
akşam ezanı sonrasında pek bir sosyal insan seli sarıyor sokakları...
ülkede ulaşım ya devletin kontrolünde olan ctm firmasının, çoğu zaman klimalı ve güvenli otobüsleriyle veya 1980 ilk man serisi, motorlarında aynı zamanda yumurta kaynatıldığı, tüyü yeni bitmekte olan gençler tarafından kullanılan, özel otobüsler var. özel otobüsler, devletin 9 saatte gittiği yolu, kelle koltukta 6 saatte aoldıklarıyla övünüyorlar. kapılar, camlar açık, içerisisi +50 derecenin hızla vuran serinliği... ısırgan sıcaklık, ulaşım sorunu ve benim sıtmalı ishalimden dolayı sahra çöllerine inmektense atlas okyanusu sahilinden güneye süzülmeyi, ardından da atlas sıradağlarının eteklerinde bir fas yaylasında konaklamayı tercih etti deli gönül..
bu şehir bende kabusa dönüşmeden buradan ayrılmak istedim bir an evvel, dağ da olur tepe de... zaten günler beklediğimizden daha maceralı geçiyor, bu kısa süreye yeter bu hareket. hayatta abartılmasının yerinde olduğu onca şey varken...
bir sonraki rota başkent rabat.

RABAT – temmuz 2009

cehennem sıcaklığından okyanus serinliğine kaçış gibi oldu rabat’a varışımız.
şehre tren yoluyla girmek bir harika...
tren, orantik berberi yerleşim gruplarından geçiyor önce, ardından uzunca bir çorak boşluk... vagon yavaşça yana kayıyor, kavisle bir nehrin üzerinden, hensel ve gretelli masalların alladdin hikayelerine karışmasından ortaya çıkmış sevimli bir köprüden krallığın başkentine giriyorsunuz. şehre adım atar atmaz deniz kokusu vuruyor insanın burnuna, kulaklara martılar...
şu ana kadar gördüğüm en uzun ve bir o kadar da kalabalık plajdı rabat plajı.
sanki şehir topluca çimmede.
ayrıca sahile kapısı olmayan kral sarayı yine altın kapılar ardında gizemini koruyor...



medinası tepelik serin bir yerde ve turizm yetkilileri tarafından elden geçirilmiş durumda. daracık sokaklar, endülüs geleneğinden etkilenerek beyaz ve çivit mavisine boyanmış, ortalık çiçeklenmiş ve sabun kokulu, temiz.



medina sokaklarının birinden çıkıp öbürüne bakıp, sahile bakan ucu ararken gül suyu katılmış, badem ezmeli, fındık kremalı, limon aromalı geleneksel kurabiyelerinin tadına da bakabileceğiniz, espresso yerine bildiğimiz türk kahvesi sunan des maures kahve’ye rastladık, konzeptinde bir osmanlı aşinalığı... kahvehane çalışanları yöresel, şalvar, poşu, çarık ve fes takılıyorlar. kahvesi harika, kurabiyeleri leziz, manzarası nefis, atlas okyanusun ayaklarınızın ucunda başlıyor ...



şehrin bir diğer önemli anıtı bab el hassan.
dünyanın en büyük camisini yapmak üzere yıllar önce kollar sıvanmış, inşaata başlanmış, planlanan minarenin dörtte üçü bitirilmiş, cami yapısını ayakta tutacak mermer sütunlar dikilmiş ve bir de bakılmış ki tüm projeye ayrılan para bitmiş ve yeni bağışların camiyi tamamlamaya yetmeyeceğini görmüşler, herşeyi öylece bırakmışlar.
kendiliğinden bir anıt oluşuvermiş, bakıp bakıp ‘başlamak bitirmenin yarasıdır’ tezinin sorgulanmasına hizmet olsun deyü...
bu minare ve sütunlar şimdi bu fikrin sahibi kral hassan’ın mozolesini tamamlıyor, bana bu işe başlamayı göze almanın bile ne kadar büyüleyici bir sonuç yaratabileceğini gösterdi. hele bu beldenin üzerine akşam sularında şehri basan sis ve profesyonel ışıklandırma da eklenince harry potterler’den tanıdığımız buğulu ve büyülü bir atmosfer sarıyor ortalığı.



fas’ın korsan rehberlerinin rabat için geliştirdileri özel bir taktik var; turistlere bazı mekanların sadece müslümanlar için olduğunu söylüyorlar, sadece müslüman bir refakatçi ile gezilebilirmiş o yerler. -ki bu refakatçinin saat başı sizden 100 dirham talep edeceğini henüz bilmeniz gerekmiyor çünkü bundan bahsedilmiyor- benim türkiye kökenli olmam bazen işimize yaradı, akıllarında her türkün inançlı müslüman olduğu gibi bir kanıları var. neyse recep tayyip, atatürk ve istanbul diye diye salıverdiler bizi. biz de bu sayede turistlere yasak bölgede turistler için hazırlanmış iki sergiyi gezmiş olduk, yine aynı yerde yer alan turist information bürosuna uğrayıp bir de ‘bu şehirde başka ne önerirsiniz?’ görüşmesi yapacaktık ama büro kapalıydı.
ville Nouvelle yani yeni yerleşim yerleri genelde gösterişsiz, sırf oturulmak için yapılmış apatmanlar ve geniş bulvarlardan oluşuyor. alışkanlıktandır sanırım, canımız bir süpermarkete gidip kimse tarafından sorgulanmadan, kimseyi atlatmaya çalışmadan, sakin sakin, bakına bakına, dokuna koklaya alışveriş yapmak istedik. dileyene sınırlı imkanlarda bu da mümkün.

CASABLANKA – temmuz 2009

hemen bir utancımdan bahsetmek istiyorum, ben hayatımın ilk ve son birinci sınıf statülü kompartman biletimi rabat-casablanka hattında aldım. yaşadığımız asrın demiryolu insan taşımacılığında hala daha birinci ve ikinci olmak üzere somut sınıf ayrımcılığının yapılıyor olmasına öfkelenen ben, birinci sınıfta yolculuk ettim. öbür yandan da oldukça sıcak bir ülkede, klimalı ve kolukları çok dinlendirici olan bir kompartmanın neden herkese sunulamadığına içerledim.
sonuçta casablanka’ya memnun geldiğimi de not düşmeliyim.
humphrey bogart’lı, ingrid bergman’lı casablanka filminin setinde gezdiğimi düşünürken aslında filmin caablanka’da çekilmediğini öğrendim, sarsıldım haliyle... bense naif naif ricks cafe’de oturup, sam tekrar çalarken nasıl bir kokteyl içsem diye kuruyordum. cafe ricks’i gördük, 2005 yılında filmdeki aslına sadık kalınarak inşa edilmiş, bir slam (gecekondu/varoş) kenarında, sam’in hala çaldığı ve kapısında güvenlik elemanı olan bir bar...
orjinal bile değil, girmedik.
fransız işgali zamanında yapılan binalar sayesinde şehirde gezerken sık sık yukarılara bakınmanızı öneririm. özenerek inşa edilmiş binalar... işgalciler döndükten sonra, arkada bıraktıkları emlakların bakımsızlığı çok kısa bir süre sonra gerçek bir harabe görüntüsü yaratmış gibi geldi bana. büyük iç göç alan casablanka, ağırlık altında ezilmiş durumda.



halk arasında çok fakirler, orta halliler ve zenginler olmak üzere üç belirgin statü var keskin geçişler ve derin uçurumlarla ayrılmış sınırlar içerisinde birbirlerine paralel yaşıyorlar.



ülkedeki islamcılar ve reformcular arasında da beklendiği gibi komplike bir durum.
kral reformculara daha yakın ama islamcılarla da kurnaz bir ilişki içinde. islam için çalışmayıp hep reformculara destek verdiği dedikoduları çıkınca, babası adına dünyanın mekke ve medineden sonra en büyük üçüncü camisi hassan II’in yapılmasını emretmiş, islamın namını tüm dünyaya yayacak dev, şaşaalı bir ibadethane islamcıları rahatlatmış tabi. reformcular caminin müslüman olmayanlara da açılması talebinde bulunmuşlar. islamcılarla reformcuları buluşturan, atlas okyanusunun kıyısında okyanusa uzanan bu dev cami, 1987-1993 yılları arasında toplam altı yıl içerisinde bitirilmiş.
hassan II camii, 2 bin 500 usta ve 10 bin el sanatkarının hayran bıraktıran işçiliği ve 200 metre uzunluğunda dünyanın en yüksek minaresiyle şehrin, hatta fas’ın simgelerinden biri haline gelmiş. bir görkem, bir ihtişam...
sultan ahmet gibi, petersdom gibi, mescid-i aksa gibi, sagrada familia gibi, ruhani ve ilahi...



25 bin kişinin aynı anda namaz kılabileceği büyüklükte olan caminin beni en çok etkileyen özelliği hidrolik çatısıydı. günün belli saatlerinde çatı ikiye ayrılarak güneş içeri salınıyor. muhteşem mermer sütunlar yumurta aklarıyla sıvandığından pırıl pırıl parlıyorlar. tam ortada, sağı ve solu simetrik bölen su yolları var. hava sirkülasyonunu sağlaması adına namaz vakitlerinde bu oluklardan şırıl şırıl su akıyor (şırıldayan bu ses kaç kişiye abdest kaçırtmıştır kimbilir). hemen alt katta abdesthane yer alıyor ve bu alt kat bölümlerindeki sütunlar ise nemi kaldırabilmesi için akı üst katta kullanılmış yumurta sarılarıyla sıvanmış. daha önce de değindim ya faslılar için yumurta çok önemli, yenmekle kalınmıyor, hattatlıkta, resimde, tekstilde, mimaride de kullanılıyor...
abdestliklerde lotus çiçeği formunda damarlı mermer oluklardan akıyor sular, toplam 41 lotus var ve her birinde 12 kişi aynı anda abdest alabiliyor, temizlenebiliyor. bu da yetmez gibi iki köşesinde de hamamlar var, biri endülüs sauna prensibi, mermer oturma grupları ve buhar borularıyla donanmış, diğeri de havuzlu, kurnalı ama göbek taşsız türk hamamı, çini ve fayansları magrib zarifliğinde...



caminin bulunduğu bölgede casablanka’nın en büyük slamlarından biri yer alıyormuş. iş ve refah umuduyla casablanka’ya göç eden ve derme çatma dikilmiş gecekondularda hayal kırıklıklarıyla yaşayan insanlar, zaten ‘fakir’ olan ülkenin parasının böyle bir projeye harcanmasına karşı çıkmışlar. ama kralın emriyle iş, kendilerinin de tazminatsız, koşulsuz ve şartsız mahallelerinden sürülmelerine kadar varmış.
parasızlık, hayal kırıklığı ve umutsuzluk bir yana, kral bir yana...



ESSAOUIRA – ağustos 2009

orson wells’in othellosunu çektiği, jimi hendrix’in bir süre takıldığı, yine bir endülüs mirası sahil kenti essaouıra. karadan okyanusa esen haşin rüzgarlarıyla ünlü. upuzun kumsallar ve minyatür kum fırtınaları...
sabahları suların geldiği, akşamları ise gittiği sahilde kumlar, fırtınengiz üfürüklerin etkisiyle, estikleri yönde, kumsalın kabasından önüne kattıklarıyla küme küme kumulcuklar oluşturuyorlar. bir ayağı sahilde çöl kumulcuğu...



yörenin en belirgin özelliği havasının kızgın, ısırgan güneşe rağmen oldukça katlanılabilir oluşu. tarihinde bir çok 68’li hippiye ev sahipliği yapmış bir köy, avrupalıların ziyaretlerine alışkın bir halkı var, bunun bir de gelir kaynağı olduğu düşünülürse, turistin kendini mümkün olduğunca rahat hissetmesi için gerekli önlemler alınmış.
asal geçim kaynağı balıkçılık bunun yanında, thuya adında kekremsi kokulu bir ağacın oymacılığı da gelişmiş durumda. akla ne geliyorsa bu odundan oyulmuş durumda. her yıl haziran ayında da afrika kıtası için çok önemli bir müzik festivali yapılıyor, kıtanın müzik duayenlerinin katıldığı festivalde her yörenin ritimleri, melodileri harmanlanıyor.
sahildeki bir yürüyüşümden bahsetmeliyim.



kahvaltı sonrası güneş yükselmeden, çöl modundaki kumulcuklara bir yürüyüş yapayım istedim. yolda bir genç, izmir / erken dönemlerimden aşinası olduğum çark turlarından tanıdığım bir aurayla beni takibe başladı. az buçuk paronayak oldum zaten ilgiden ama baktım ki bir başka bu...
tepelere tımandım, tepelere tırmandı, oturup biraz manzaraya takıldım, oturup manzaraya takıldı. birkaç fotoğraf çektim, fotoğrafladığım yönlere baktı... göz ucumla takip ettim, yüzü bana dönük, yakın takip altında olduğumu gördüm. iyi ki cüzdanımı otelde bırakmışım diye düşünürken çevremde turlamaya başladı. bunun bir soygun tehdidinden çok kur amaçlı bir yakınlaşma olduğunu anlamış olmama rağmen, dinlediğim dramatik hikayelerin etkisiyle yattığım salaktan kalkmadım. fransızca bilmiyorum, ingilizce desen canımı kurtaracak kadar, arapça mafiş. ondan almanca yahut türkçe bilmesini beklemem de abartılmış bir naiflik olurdu.
sahile seyirttim, o da seyirtti... heyecanlandığımı itiraf etmek istiyorum, yıllar var ki ergenlik döneminden tanıdığım bu kalp çarpışlarını farketmiyorum, yeniden yaşamak beni inanılmaz hafifletti, yol boyunca izleşerek otele döndüm. izlembeç oynamak ne kadar güzelmiş, farkettim.
duşumu aldım. akşam gezisine çıkmadan saçlarımı balkonda rüzgarlara verirken bir de ne göreyim, o meçhul kişi, otelin karşısındaki bankta oturuyor.
ben bu resmin romantizm olduğunu savundum, bernhard ısrarcılıktan bahsetti. aradaki algılama farkının farklı kültürler teorisiyle de açıklanması mümkün elbette. her neyse, keyfini sürmek istedim ve platonizmin tavanına vurmuş bir şekilde dışarı çıktığımda, çok kısa bakıştık, bir daha da karşılaşamadık. göz ucuyla görüldüğümüzü hissettim ama iki kişilik filmimiz üçüncü karatkerin gelmesiyle bitmişti. ne yalan söyleyeyim bütün gece arandığım ümidiyle aradım...



ertesi günü plajda bir şezlong kiralayıcısı, arkadaşım oldu. ben cankurtaran ingilizcemle yöre hakkında bilgiler edindim. her medina’da yahudiler mellah adı verilen ayrı mahallelerde kendi hallerince yaşıyorlar, ilk bakışta tecrit gibi görünen bu durumun nasıl algılanması gerektiği konusunda konuştuk. çok eskilerde, ispanya’dan kaçan endülüs halkı gibi avrupa’dan uzaklaşan yahudi halkları da fas’a yerleşmiş. kendiliğinden bir mahalleleşme gelişmiş, bir arada olma durumu güven duygusu yaratıyor çoğu zaman. kendi aralarında mahallelerini, işyerlerini, ibadethanelerini ve okullarını kurmuşlar. zaman içerisinde ilişkiler gelişmiş; ‘havraya gidenler havraya, mesici seçenler mescite’ tadında sosyalleşmişler.



mellahlarda nüfus oldukça azalmış, herşeyin güllük gülistanlık olmadığından bazı aileler de israil’e göç etmişler. modammed’in ailesi burada kalanlardanmış. ‘bir elin parmakları hep aynı boyda değil’ diyor. mellahtan taşınmış, herkese de bu hikayeden bahsetmiyormuş, olası önyargıları bloke etme yöntemi, korunuyor...
akşamına bir kahve işmek için karşılaşma ümidiyle ayrıldık...
istedim tekrar karşılaşmayı istemesine de, finanskrizi bizi burada gafil yakaladı.
dirhemimiz kalmadı, bankalar para vermiyor. benim banka kartım ile iletişim kurulamıyor, bernhard’ın kartı sonuç vermiyor... neredeyse paramız yok. her ikimizin kartı da çalışmıyor. kentteki bu son gecemizde, karnımızı adamakıllı doyurup, alışveriş yapmayı ardından da şezlongcumuz mohammed’le buluşup kahve içmeyi hatta mümkünse bir yere gidip dans etmeyi planlarken, cebimizdeki parayla alabildiğimiz nutellalı bazlamamıza ve bir şişe pet suya razı olup otelin yolunu tuttuk. saat dokuz oldu, hava aydınlık, kumsalda berberi konseri kendimi uyutmaya çalışıyorum...

İMLİL – ağustos 2009

gittiğimiz yer, rakımı yaklaşık 1800 metre, fas’ın en yüksek dağı djebel toubkal (4165m) eteklerinde bir yayla. köyün geçim kaynakları tarım ve dağcılık turizmi. dünyanın dört bir yanından insanlar, toubkal dağının zirvesine çıkmak için imlil’den başlamayı seçiyorlar. köyde hemen hemen herkes dağcı rehberi. imlil’de bir kalacak yer, bir de rehber bulunuyor, bir gece dinlenip, horozlar daha ötmeden dağın zirvesine doğru yola çıkıyorlar. tırmanış ilk önce beş saat sürüyor, bir dağ kulübesinde sabahlanıyor ve ertesi sabah yine güneşten önce yola çıkılıp zirveye ulaşılıyor. en yüksekte olma duygusunun kimyasını çözemedim ben. her neyse başka başka insanlarız vesselam.
zirvede de fazla vakit geçirilmiyor, zaten ne bir cafeteria var ne bir dönme dolap. taş, kum ve kayalıklar arasında durup biraz bakınmak da beni tatmin etmeyecek, biliyorum. hatta buraya kadar gelme zahmetine katlanmamın bedeli ne olmalı diye düşünmekten, bir türlü yola çıkamıyorum bu gibi durumlarda ben. bernhard, bu dağ tepelerinde beni hep ‘işte geldik, şimdi geliyoruz, bak yaklaştık...’ diye diye kandırıyor da yürütüyor. eh bi başlayınca da dağ tekesi gibi sekiyorum alimallah...
zirvede bakınılıp, edinildikten sonra aynı çıkış gibi iki kademeli bir iniş başlıyor.



ben bu tırmanma durumlarından pek hoşlanmıyorum, yükseldikçe başım dönüyor, üstelik nereye gittiğimi bilmeden tırmanmak da hobbim değil.
manzara bile umurumda olmuyor çoğu zaman, ben dengemi zor koruyorum, hayatta kalma mücadelesi veriyorum bir nevi. ilerliyorum ilerlemesine ama ardıma baktığımda kendimi salıp yuvarlanasım geliyor ve neden bu eziyeti çektiğimi düşünüyorum. tam da uçakla seyahat etmenin korkusundan kurtulmuş, uçuş boyu yeryüzüne bakabiliyorken yükseklik korkusunu yenme durumunu bu kadar abartmamak gerekiyor, ‘bu benim reankarnemle ilgili bir durum’ der geçerim.
biz mütevazi tepelere tırmanışlar yaparak oyalandık. berberi köylerine uğradık.
berberiler, barbarlık kavramının ortaya çıkmasına sebep olan zamanın atılgan afrikalıları. şimdi hemen hemen nüfusun yarısı kadarlar, sadece konuşulan, yazı formu olmayan bir iletişim dilleri var. krallığın resmi dili arapça fakat çocuklar ilkokul üçüncü sınıfta fransızca öğrenmeye başlıyorlar. inanışları islam ama birden fazla dilleri var. sırf berbericenin yörelere göre 10 farklı lehçesi/türevi var. kral tüm ülkeyi bir resmi dil altında toplamayı planlıyor, dil bilimcileri berberi dillerini birleştirip alfabesi olan, yazılabilir ve genel anlamda da ortak bir payda da anlaşılabilir bir resmi dil, fasça geliştiriyor.



tepelere oyulmuş su kanalları ve kooperatifleşmiş su paylaşımı sayesinde tarıma elverişli hale gelecek kadar yeşermiş bir vadi. her hanenin erzağı bahçesinde yetişiyor, fazla geleni de kendisinde olmayanla değiştiriyorlar. fes şehrinin medinası gibi, burada yeşeren vadi de unesco tarafından koruma altına alınmış milli bir park statüsünde. ödenen katkı payı sayesinde de su kanalları köye kadar ulaşmış. şimdilerde turizme yatırım yapılıyor. birçok köylü, evinin odalarını turistlere kiralıyor. bahçesinde yaptığı gözlemeyi, evinde kaynattığı harirasını, mangallarında tajinlerini satıyor.
ilk gece uzun bir süre etrafı aydınlatan ay ışığını seyrettikten sonra yatağıma girdim. kalas kadar sert berberi yastıklarında korkunç bir kaşıntıyla boğuşmaya başladım. yatağın sentetik malzemesi olsa gerek inanılmaz derecede yakıyor değdiği yeri. bir sağa bir sola dönüp tam kendimi uyutmak üzereydim ki bahçe sulama sisteminin vanası açıldı. bazılarına bir şelale kenarında, samanların üzerinde, kafa bir kütükte uyku çekme keyfi olarak adlandırılması muhtemel bu durumda ben, altıma işememek korkusuna bir türlü uykuya dalamadım. en son hatırladığım köy müezzininin emreder, hatta azarlar tonda okuduğu sabah ezanı...
ikinci gece ay ışığında daha uzun oturmayı tercih ettim,
usulca kaşındım, pencereyi kapatıp terlemeyi su şırıltısına tercih ederek müezzinden önce uykuya daldım.



son gün bir saat yirmi dakika tırmanarak tizi n’tamatert adında bir zirveye varıp soğuk bir kola alıp geri döndük, bir zirve de yaptıktan sonra artık şehre inmenin zamanı gelmişti benim için, eşyalarımızı toplayıp dillere destan marakesh’e indik...

MARAKESH – agustos 2009

dağdan tepelerden düzayağa indiğime çok sevindim.
kocaman bulvarlar karşıladı bizi, sağlı sollu oriental banklar, yanyana istif edilmiş lüks villalar ve birden bire başayan zeytin bahçeliklerini geçip nihayet masal şehir marakesh’e girdik.
iki saat içinde hava sıcaklığı 20 derece kadar arttı, sırtımızda çantalar otel aramaya başladık. klimasız, nemli ve sanki küf kokan bir odaya razı olduk. ben odadaki vantilatöre alışkanlığım gereği sevinirken bernhard sıcaktan, biraz esiyor olması umuduyla kendini otelin terasına, okumaya attı. zavallım altıyüz küsur sayfalık bir kitabın ikiyüzlü sayfalarına geldiğinde ancak hava biraz serinledi.
şehirde ilk berberi dörtköşe minare örneği minarett der koutoubia, gordoba ve fes’ten sonra akdenizin üçüncü büyük medresesi dedersa ben youssouf, etkileyici bir saray, köşe bucak gizlenmiş osmanlı/türk hamamları ve ticari arenaya dönüşmüş medinası görülmesi şart olan yerler. bunlara birde cafe prince eklenmeli, nostaljik bir mekanda leziz dondurma...



neredeyse tüm şehrin akşam yemeğine ve eğlenmeye buluştuğu bir meydanı var.
djemaa el fna’ya meydan demek aslında işlevine bakıldığında haksızlık olur. bir komünikasyon frekansı, sosyal bir platform...
sabahın ilk saatleriyle birlikte sufiler geliyor meydana, otantik enstrümanlarıyla zikre başlıyorlar –zamanla şova dönüşse de görülesi-. diğer yandan
otlarıyla, kristalleriyle, kendi mamülleri kapsülleriyle, minicik taşınabilir kafeslerinde, her cins ve boyda sürüngenleriyle şifacılar,
baklagiller ve tahılgillerden kurulu bir tezgahta kısmet açacak karışımları pazarlayan falcılar, ellerinde şırıngalar, şırıngalarda yakılmayı bekleyen kınalarla, inanlımaz motifler doğaçlayabilen kınacılar,
‘zehirli dişleri sökülmüş, kendinden geçmiş’ yılanlarıyla yılan oynatıcıları,
şebeklerini tasmalayarak fotoğraf çekmek isteyen turistlere pazarlayan maymuncular,
göz sürmeleri, tütsüler, esans ve kına çeşitleri satan kozmetik-aktarlar,
herhangi bir berberi lehçesinde hikayeler anlatan meddahlar bir bir yerleşiyorlar alana.
güneş batımına yakın bir saatte meydanın tam orta yerine efsanevi yemek tezgahları kuruluyor.



küçük porsiyonlarda, fas koşullarında yenebilecek herşey var tezgahlarda. çığırtkanlar yemek sıralarını doldurma çabası içerisinde bağırışırlarken ortalık birden doluveriyor. bütün dünyayı buraya çekecek kadar büyülü bir atmosfer bu akşam yemekleri. ben masaya oturur oturmaz büyülendim.



beyaz rengin, hakim olduğu bu orta meydanın etrafında taze sıkılmış buz gibi portakal suları, tepeleme istiflenmiş kuru yemişler, tekerlekli gezici tezgahlarda bademli, gül sulu, tahinli, safranlı kurabiyeler satılıyor.
müslüman mahallesinde salyangoz satılmaz bilirdim ama tavuklu pilav, kerhane tatlısı, kokereç bizim için nasılsa marakesh’in de geleneksel besininin salyangoz çorbası olmasına çok şaşırdım, gelenek bu ya; özel olarak kumru, genel olarak salyangoz yiyorlar...



şehre bir pür telaş hakim.
sadece güneşin en yakıcı olduğu öğle saatlerinde telaşenin ivmesinde bir düşme yaşanıyor. Israrcı satıcılardan bahsetmiyorum bile, onlara alıştık hatta benim bir-iki iyi pazarlık yapma denemem de oldu. üç kişinin yanyana zor sığdığı sokaklarda bisiklet ya da motorsikletleriyle paşaya kelle yetiştirme telaşında olan sürücülerinden yakınayım dedim.
nedensiz bir evham, gereksiz hızlı bir tempo içerisindeki sürücüler yüzünden paronayak avrupalı çizgimizden çıkamadık bir türlü, budur pür telaştan kastım.
günde üç vakit djemaa el fna’ya uğruyordum. bir tur atmak bendeki merakla bir saati buluyordu. vitrinde ekolojik makyaj ve cilt bakımı malzemeleri, tezgah altında, resmen yasak olan haşhaştan kısmen yasak olan afrodizyaklara kadar herşeyi satan bir arkadaşım oldu, faarouk. ikimiz de birbirimizin dilinden konuşmasak da epey bir sohbet ettik.
göze çekilen berberi sürmelerin kirpik dökülmesine engel olduğunu anlattı sanırım.
sattığı esansları büyükannesi evde hazırlıyormuş, hepsi atlas sıradağları eteklerinden toplanmış çiçek ve bitki özlerinden imal ediliyormuş eğer doğru anladıysam...
son gece...
hayatımda hiç fas krallığında olduğu kadar keyfe/ota hayır dememiştim. son gecenin şerefine
faarouk’un keyf teklifini kabul ettim, buralara kadar gelip de üflemeden gidilir mi?...
iyi ki de buna niyetlenmişim, arkadaşımın verdiği armağanla en ekolojik harmanımı dolunay altında efildeyerek atmış oldum. aklımda böyle kalsın marakesh; samimi, yaldızlı ve esrik...



ağustos 2009

08 August 2009

mayıs 2009 ROMA













bütün yolların roma'ya çıktığını düşününce gözde büyüyor önce bir roma ama şehri arşınladıkça başka başka yerlere de çıkan yollarla karşılaşıyor insan...
mopedli ulaşım sistemi içerisinde trafik kurallarının nasıl farklı biçimlerde algılandığını deneyimledim gündelik yaya gezilerde, herkesin bu kadar mı acelesi olur?
romalara kadar gelmişşken katolik uhrevıyatının şah damarı vatikanı görmeden gidemezdim. beklediğim şaşaa ile karşılaşmadım ama yine de burnumu yakan tuhaf tütsü dimağımı etkiledi, küçüldükçe küçüldüm mimarinin etkisiyle...
taraçalara saklanmış antik evleri keşfetmek en güzeliydi belki de... ben eski binaların üstüne yen,ileri çıkılır bilirdim ama roma'da eskilerinin altında yeniler yerleşiyor...
roma ımparotorluğu kalıntıları arasında dolaşmak zaman tğnelinde yapılacak yolculuğun pek keyifli olabileceği fikrini verdi bana, gönüllü olabilirim böyle bir yolculuğa...